istanbul zamanı

19/2/2007 - yürüyen şato

Kategori: seyirlik

                                 

Sinemada izlediğim ve çok beğendiğim bir film “Yürüyen Şato” (Howl's Moving Castle). Animasyon çalışması olan filme Sevda ile birlikte gitmiştik. Koca sinemada dört kişi idik. Ben, Sevda, minik bir bey ve onun annesi.

Bir filmi izlediğim zaman önce onun müziğini sevmem gerekiyor. En iyiler listeme baktığımda hepsinin öncelikle müziğini sevdiğimi fark ediyorum. Hatta abim kızıyor bu halime. Ama ne gelir elden J

Yürüyen Şato’nun da oldukça etkili ve hisli bir müziği var. Mp3 olarak bulamadım ama youtube’da bulabildim. Evvela filmi tavsiye ediyorum. Mutlaka görülmeli. Sadece bir defa izleme imkanım oldu. Yakın bir zamanda cnbc-e’de yayınlandı ama izleyemedim. Bir şekilde dvd’sini almak istiyorum.

Gelelim en beğendiğim kısmına, film 15-16 yy’da Avrupa kasabasın da geçiyor. Kahranımız ise 19 yaşında bir kız. Zor bir hayatı olan bı kız bir sabah uyanır ve kendisini 90 yaşında yaşlı bir kadın olarak bulur. Beni tesir altında bırakan ise kızın bunu kabullenişi. Sessizce çekip gitmesi ve isyan etmemesi. Biliyorum ben olsam asla böyle bir sebat gösteremem. Yaygaraya veririm ortalığı. Fakat animasyonda gördüğüm o sebat etkilemiştir beni.  Yine doğululuk meselesi işte. Eğer batılı bir yönetmen tarafından çekilmiş olsa idi çok farklı olurdu. Daha değişik bir şekilde ilerlerdi senaryo.

Filmin müziği için ;

http://www.youtube.com/watch?v=ryuvZpTcYPQ

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/1/2007 - yaşasın!!!!

Kategori: seyirlik

                                            

 

Hani demiştim ya bir kaç gün evvel bu filmi izlemek istiyorum diye az sonra yani saat 23:00'te TGRT yayınlayacakmış. yaşasın

 

Demek başka bir şey isteseymişim olacakmış . Şimdilerde gerçekleşmesini çok çok çok istediğim bir şey var ama olma ihtimalin imkasızında ötesinde .

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/12/2006 - filmlerden....

Kategori: seyirlik

Yine hastayım. Son iki yıldır kış mevsimleri benim için hastalık mevsimi oluyor. İyileşemiyorum bir türlü. Bir önceki hastalıktan daha bir hafta önce kurtulmuştum. Ufacık bir üşütme ve bir haftalık molanın ardından yine mendillerle hapşırıklarla dolu bir hafta geçiriyorum. İki yıl öncesine kadar bu derece hastalıklı değildim. Sanırım sebebi, okula çok erken saatlerde gidiyor olmam ve bünyem bu derece erken kalkmayı kabullenemiyor. Ama kolayda değil ki her gün 05:30’da kalkıp hazırlanıp gitmek. Dinlenmem lazım sanırım.

Bir dolu çok iyi film izledim son haftalarda. Hangisinden başlamalı ? öyle çok uzun derin film tanıtımına girmeyeceğim. Ama bahsetmedende geçemeyeceğim filmler bunlar

İlk olarak “manon des sources” ve “jean de florette” isimli iki devam filmi Fransız yapımı filmler ne yazık ki Türkiye’de mevcut değil. ben bir tanıdıktan temin ettim o da yurt dışından almış Türkçe altyazısı yok. Fransızca filmin İngilizce alttazısı var. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

Diğer bir film Stanley Kubrick’in son filmi olan “gözü tamamen kapalı”. Bu filme öyle iki cümlelik yorum yapılmaz. Sadece adını vermekle yetiniyorum. Ama ben sevdim. Farklı açılımları var öylesi hemen izlenip de beğenilmeyecek türden değil. izlerken cinselliğe takılıp kalmamak lazım.

“Birdy”, Alan Parken filmi. Yok bu adamın filmleri sarmıyor beni fazla duygusuz geliyor. İçine almıyor filmleri evet oyuncular iyi. Senaryo iyi. Ama yinede sıcak samimi gelmiyor.

Birdy  Rumble Fish

Veeeeee “Rumble Fish” nasıl anlatılır ki bu film…. Çok iyiydi. Bi daha sonra bi daha izlenmesi…. Kült film budur işte……

Bir senfoni tavsiyesi İran filmi “Baran”. Bir önceki yazımda bahsettiğim arkadaşım İran sineması tutkunudur. Senfonide filmi görünce ona sordum varmış aldım izledim. İzleyin sizde seveceksiniz. Sıcacık sevgi dolu…..en çokta kar sahnelerini sevdim.

Cuma günü tanıdıkta  izlediğim ise “days of heaven”  haftanın tek beğenmediğim filmi. 78 yılı yapımı. Yönetmenin ikinci filmini görmüş çok beğenmiştim. Sandım ki bu da çok iyi ama bunu izleyince diğerini de beğenmez oldum. Kendisinden hiç hoşlanmadığım ve o akşam filmi birlikte izlediğim bir kişi film bitince yönetmen için, “tarzı var en azından” demişti. O zaman karışıklıktan söylememiştim şimdi söyliyim. Tarzı olmak başka kendini tekrar etmek başka. Terrence Malick kendini tekrar eden bir yönetmen.

Çok az insan bana gerçek anlamda sevimsiz gelir. Cuma gecesi film izlediğim o kişi gerçekten hiç ama hiç hoşlanmadığım biri. Emine’ye ondan bahsederken ağır bir kelime kullanıyorum ama burası o kelime için uygun yer değil.

Manon of the Spring (Original French)Jean de Florette (Original French)

 

 

Bu yazıyı yazarken Pinhani'yi dinliyorum. Hep onları dinliyorum zaten :)

 

Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/9/2006 - "İn the mood for love" (aşk zamanı)

Kategori: seyirlik

 

                                                

 Uzak Doğu Filmleri Üzerine:

                       İlk sinemaya ilgi duymaya başlayan her birey gibi bizde Amerikan sinemasını tanıdık öncelikle. Zaten fazlada bir şansımız yoktu. Bütün dünyada olduğu gibi  Hollywood'un  görkemli yapımlarına gözlerimizi diktik. Zamanla yaşımız ilerledikçe ailemizin , çevremizin tesiriyle  belli yönelmelerimiz oldu. Sevdiğimiz yönetmenler oyuncular daha bir netleşti kafalarımızda. Bu alanda şanslıydım  sanırım, abilerimin de sinemaya meraklı olmaları film seçimlerimde etkili oldu ve Avrupa filmleriyle tanıştım. Amerikan yapımlarının yanında oldukça geri planda kalmış olan Avrupa filmleri kısa zaman da en büyük ilgi alanlarımdan biri haline geldi. Evet belleğimde iz bırakmış olan nice Hollywood yapımı vardı ama Avrupa filmleri az bütçeli olamalarına rağmen daha sıcak daha samimi ve geldi bana. En iyiler listemin ilk üç sırasında da yine üç Avrupa filmi yer aldı.

              (Burda uzunca bir parentez açmak ve bu üç film hakkında biraz bilgi vermek isterim.

1) cinema paradiso : Giuseppe Tornatore'nin yönetmenliğini yaptığı 1988 yapımı bir İtalyan filmi.Küçük bir kasabada geçen ve hayatları sinema üzerine kurulu insanları konu edinen fakat ne yazık ki Türkiye'de vcdsi yada dvdsi olmayan bir film.

 

2) ikinci ve üçüncü sırada birbirinin devamı  niteliğinde olan iki film var. "Jean de Florette" ve "Manon des Sources". bu yapımlar romandan uyarlanarak Claude Berri'nin yönetmenliğinde sinemaya aktarılmış. Sadece müziği bile filme tutulmamıza sebep olabilecekken her anlamda izleyiciyi tatmin etmeye yetiyor. Yetmekle de kalmıyor yıllarca hatırlanıp izlenmeye değer bir hale getiriyor. Helede Ugalin rolüyle Daniel Auteuil ve Yves Montand'ın o mithiş, sizi alıp götüren oyunculukları.........

            Her üç film içinde bütün İstiklal ve Kadıköy müzik marketlerine bakıldı, tüm film satışı yapan siteler tarandı, Beşiktaş ve Kadıköy'de korsan işi yapanlarla temasa geçildi lakin üç filme de ulaşılamadı. Daha iyi fikri olanların müracaatları rica olunur.  )

            Uzak doğu filmlerinin de varlığından haberdardık elbette ama onlar erkek çocuklarının sevdiği tarzda  yapımlardı. Sanki bu uzak çook uzaktaki insanlar başka tarz çevirmezlerdi. Gerçi Akiro Krosawa'dan haberdardım ve Seven Samurai (yedi samuray) filmini çok sevmiştim. Asıl ilgi duymaya başmamda Crouching Tiger, Hidden Dragon ( kaplan ve ejderha )  adlı filmle oldu. Amerikan filmlerinde gördüğümüz sert dövüş sahneleri yerine bu filmde görmüş olduğumuz dövüş sahneleri bizi şaşırttı. farklı bir boyutu vardı bu sahnelerin sükutun içinde ki dövüşler vardı ve sarsıcı değildi. askine bu filmi izleyipte bittiğinde  içimizde şavaşma istediği yerine sakinlik ve duruluk kalıyordu 

         Bir süre sonra evde tembellik yaptığım birgün cine 5'te bir film gördüm. Hakkında birkaç haberde okumuştum. in the mood of love (aşk zamanı)...... öylece hiç yerimden kalmakmadan sonuna kadar izleyiverdim. İşte o zamandan beri uzak doğu filmlerini (Çin, Hong Hong, Japon ve Kore) yakın takibime aldım. Şüphesiz benim için en iyisi in the mood of love ama Hero, 2046, bin-jib (boş ev) adları zikredilmeden geçilemeyecek nitelikte olan ve her zaman elimin altında bulundurduğum filmler.

 

In the mood of love:

 

                 

                                                    

 

Yapım:             Hong Hong , 2000

Yönetmen:       Wong Kar-Wai

Senaryo:          Wong Kar-Wai

Oyuncular:       Meggie Cheung, Tony Leung

    

                Film 1960'larda şarktaki garblı Hong Hong'da geçer. Konumuz da aşktır. Hani üzerine çokça  konuşulmuş olan mesele. Aşkında çeşitleri var elbet.....   Ama bu anlatacağımız film yine en çok bahsedilen hakkında yani iki cinsin birbirine duyduğu aşka dair olacak .

               Dedik ya 1960'ların Hong Hong'u diye. Siyasetin belirsizliğini koruduğu bir dönem .Kasvet şehrin her yanında. Böyle bir ortamda iki komşu. Önce Lizhen (Meggie Cheung) taşınır, eşi ve kendi için tutmuş olduğu bu ev içinde ki eve. Zira Hong Hong küçük fakat nüfusu çoktur. Ev sahipleri odalarını  kiralamaktadırlar.  Halbuki odayı isteyen bir başkası daha vardır. Bay Chow (Tony Leung)...  O da yan dairedeki bir odaya taşınır eşiyle birlikle. İlk günler iyidir. Evde verilen kağıt partileri sabahlara kadar bitmeyen oyunlar. Ama bu işin içinde bir yanlızlık vardır. 

               Ağır çekimler ve bir kadının yanlızlığı....... 

               Ağır çekimler ve  bir adamın yanlızlığı......

               Hediyeler gelir Lizhen'e kocası tarafından. Gittiği ülkelereden getirdiği hediyeler, ama bunlar sadece bir kişiye gelmemektedir. İki kişi içindir diğere de Chow'un karısıdır. Chow'un  karısı diğer kadın olmuştur. Bir süre sonra da bu yasak ilişki  anlaşılır. Onları aldatmaktadırlar.  ama kimse sükünetini bozmaz.

               İlk nasıl farketmişlerdir???? biri pembe bir çantadan diğeri bir kravattan....... Artık ortak bir noktaları vardır,  eşlerin ihaneti. 

               Nat King Cole'un şarkıları eşliğinde oyun başlatırlar aralarında. Eşler ilk birbirlerine ne demiştir. İlk yemeklerininde neler konuşmuşlardır. Kendilerini onların yerine koyarlar. Bütün bir gece bu oyunu oynarlar. Doğru kişilerle mi  evlenmişlerdir. Evlenmekle doğrusunu mu yapmışlardı ? 

             - "Bekarken yanlızca kendinden sorumlusundur. Ama evlenince tek taraflı iyi olmak yetmez" belli ki yetmemiştir. Garip bir arkadaşlık başlar alararında. Chow hikaye yazarken Lizhen'de ona yardım etmeye başlar. Çok sık bir arada görülmeleri doğru değildir. Komşular bu durumu fark edip yanlış değerlendirebilirler. Bunun üzerine Chow otel odası  tutar. Oda numarası 2046......Eşlerini nasıl terk edeceklerine dair provalar yapalarlar ne demelidirler. İhanetlerini bildiklerini nasıl anlatmalıdırlar.

                   Bir de kendi hisleri vardır ortada.  Duyguları değişmeye başlayan Lizhen tavrını ortaya koymuştur.

                 -"Biz onlar gibi olmayacağız. Onlar gibi yaparsak ne farkımız kalır onlardan " İtiraf edilmeyen bir aşk. Gizli tutarlar hislerini içlerinde.... Uzak durmalıdırlar . Eğer onlar gibi olmayacaklarsa buna mecburdurlar.....

                   Chow daha fazla katlamaz ve Singapur'a gitmeye karar verir. .

                   - "Gitmeliyim" der  çünkü "Böyle olacağını düşünmemiştim sana aşık olacağımı düşünmemiştim".

                Daha sonrasında da sorar :

               - "Fazladan bir biletim olsaydı benimle gelir miydin".

                 Hayır gelmezdı gelemezdi...... Ceraseti mi yoktu yoksa Chow kadar sevmemiş miydi? halbuki bize öğretilenler böyle değildi. Aşıksa gözünü karartıp herşeyi yapmalıydı. Ama yapmadı o bir doğuluydu. Öyle bir kültürde yetişmişti ve bir batılı bigi davranması beklenemez eşini terk edemezdi....... Kocasının ilgisizliği yüzünden ayrılabilirdi lakin ihanet edemezdi.....ve gitti Singapur'a Chow . Yıllar sonra Lizhen'de gitti ama yine ceraret edemedi . Doğru düzgün birbirlerine bile itiraf edemedikleri bu aşk onların sırrı oldu.

                -"Eskiden kimseye anlatmak istemedikleri sırrı olanlar , dağa çıkar bir oyuk açar ve sırrını o deliğe fısıldarlarmış... deliğide çamurla kapatırlarmış böylece o sır orda kalırmış .... "

Chow'da dediğini yaptı metruk bir tapınağa gitti bir delik buldu sırrını oraya fısıldadı. sonrada deliği otlarla tıkadı sırrı delikte kaldı...

               Aşk kavuşunca biter mi yada aşkın diğer adımı kavuşamamak mı?. Aşk bitince yerini sevgi mi alır peki o bitince saygı mı ? yoksa eşler birbirlerini biten aşklarının ardından bu sözcüklerle mi avuturlar?

 

                

Film hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmak isteyenler ve filmin müziğini dinlemek isteyenler için;

 http://www.wkw-inthemoodforlove.com/

 

Filme Dair Notlar:

in the mood for love daha evvelden izlemiş olduğumuz fimlerden bir hayli farklı.  kendime neden bu kadar beğendiğimi sorduğumda sıcaklığının ve duygunun izleyiciye aksettirrilmesini yanında farklı sebeplerde olduğunu fark ettim. Her daim aşk konusuna  dizilerde filmlerde kitaplarda ,gittiğimiz tiyatrolarda görür ve izleriz.  Bildik aşk hikayeleri vardır ve bazen birbirinin tekrarı olmadan öteye gidemez

             In the mood for love'da iki tarafın hissetitiği aşk bana doğu kültürünün bir tezahürü gibi geldi. Batıdan uzak. Belki bir çok kişiye görede tutucu. Çünkü filmde cinselliğin hiç bir şekilde öne çıkarılmadığını görüyoruz. Halbuki genel kanı böyle değildir aşk varsa cinsellikte olmalıdır.  Bizim kendi hikayelerimize baktığımızda filmdekine  benzer özellikler görürüz. leyla ile mencun'un, ferhat ile şirin'nin ve en nihayetinde züleyha'nın yusuf'a  duyduğu aşkta böyle değil midir?

          Gelelim kamera arkasına, yönetmen Wong Kar-Wai 1958 şangay doğumlu ilk ses getiren çalışması ne yazıkki henüz izleyemediğim fakat oldukça iyi eleştirilerini okuduğum 1997 yapımı "Happy Together". üç yıl aradan sonra yani 2000 yılı yapımı in the mood for love ise yönetmenin adını dünyaya duyurmasını sağlamış gerçi onun bilinirliğini sağlayanlaradan birinin de Queentin Tarantino olduğu söylenir.

        2004 yapımı  "2046" ise bir devam filmi niteliğindedir fakat "in the mood for love'"dan bağımsızda izlenebilir (yinede tavsiye etmiyorum birçok parça eksik kalır.)  iklinde masum olarak baktığı aşka yönetmen 2046'da daha sert bir bakış yapar. ve içinde bir çok göndermeyi barındırır çünkü 2046 farklı çağrışımları olan bir sayıdır. Filmi bir defa izlemek yeterli gelmiyor birkaç defa izlamek daha anlaşılır kılıyor.

         Oyuncularda  anılmadan geçilemeyecek isimler, Tony Leung yönetmenle daha öncede bazı projelerde çalışmış Hong Hong'lu bir aktör. Birbirinden farklı rollere kolayca adepte olan ve oynadığı karakteri sindirebilen biri. Meggie Cheung ise bana ayrı bir zarafet temsilcisi gibi gelmiştir. Sadece uzak doğu değil kimi zaman Amerikan filmerinde de yer almıştır.  Bu iki oyuncu oynadıkları rollerde  birbirlerini tamalar nitelikte olmuşlardır.

 

Aslında devam edilecek ve eklenebilecek konular mevcut ama hem ben yoruldum hemde bu haliyle bile çok uzun oldu bakalım buraya kadar okuyan çıkacak mı . :))) 

              

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
---

beyazkedim hakkında

istanbul 'a dair...

Kategoriler

--- ---