istanbul zamanı

7/5/2007 - kitaplar üzerine -2 (bir çocuk okuma alışkanlığını nasıl kazanı

Kategori: Denemelerim

         

                                      

Okuldan sonra üç gün özel derse gidiyorum. Öğrencilerimden biri üniversiteye hazırlanıyor. Müthiş bir sorumluluk hissediyorum. Okulda ki öğrencilerime karşıda sorumluluk hissediyorum ama özel ders olunca farklı oluyor birebir başarıyı görmek gerekiyor hal böyleyken kaygı düzeyi artıyor. Kimi zaman ona söylüyorum. “ ah Selincim benim endişelendiğimin yarısı sen endişelensen çok çalışır ve bu işi hallederdin.” Sanırım annem haklı öğrencilerimde benim gibi ders çalışmaktan hoşlanmayan konsantrasyon problemi olan tipler. O nedenle bir hayli zorlandığımı itiraf etmeliyim.

Diğer bir öğrencime henüz iki haftadır gidiyorum. Aynı şekilde onunda dikkat problemi var ve çok çabuk sıkılıyor. Sürekli ilgisini açık tutmam lazım lakin aşırı yorgunluk oluyor. En büyük sorunlarımızdan biri kitap okuma alışkanlığının olmaması. Gelir seviyesi oldukça yüksek bir aileden geliyor. Hayatında her şeye doymuş ve oldukça başarılı bir abisi var. Abisini bu derece başarılı olması onda ters tepki yapmış ve okulda hiç hoşlanmaz hale gelmiş. Kitap okumayı sevmediğini ise baştan söylüyor zaten.

Kaç zamandır acaba nasıl yapsam da bu miniğe kitap okumayı aşılasam diye düşünüp dürüyorum. Babamın kullandığı yöntemleri düşündüm evvela… benden bir büyük abim okumaktan pek hoşlanmazdı. Babamda alıştırabilmek için parayla kitap okutmaya başlamıştı. Kitap başına yüklü bir miktar verirdi. Bir iki derken okumaya alıştı. Bende zaten sorun olmamıştı kendimi kaptırıvermiştim kitaplar alemine.

Bugün düşündüm acaba ben öğrencimin yaşında iken hangi kitapları okumuştum ki bu derece sevmiştim okumayı diye. Aklıma hemen Gülten Dayıoğlu’nun eserleri geldi. “Fadiş”, “Suna’nın serçeleri”,  “Dört kardeştiler” sonra “Bastıbacak Ermiş”, ve hiç unutamadığım “Afacanlar Çetesi”. Tabi bunlar Türk edebiyatından birde yabancı yazarların eserleri var ki saysam sanırım bütün bir sayfayı kaplar. İlk aklıma gelenler Jules Varne’ eserleri. Ne hayal gücü varmış şimdi bile hayret ederim yazdıklarına. Aşk romanlarına takılmıştım bir ara. En sürükleyicisi “Rüzgar gibi geçti” idi.    İlk okuduğumda 14 yaşındaydım. Sonra iki defa daha okudum ve seferinde ayrı bir zevk aldım.  Okumaktan gözlerin şişerdi. Geceleri sıcak yatağımın içinde başka alemlere götürürlerdi beni. İçine kapanık bir çocuk olunca kitaplar en iyi arkadaş oluyor elbette.

Okuduğum orta okul Edirne’nin en eski ortaokullarından biri idi. Yüksek tavanlı sınıfları, içinde bir sürü doldurma hayvanın bulunduğu bizi ürküten laboratuarı ve bol kitabın bulunduğu bir kütüphanesi vardı. Sayısız kitap almıştım oradan. Okuduktan sonra küçük kağıtlar bırakırdım içinde benden sonra okuyan bıraktığım izi fark etsin diye. Kimi kitaplarda kitap bağışlayanların adı yazardı hatta birini almış ve 1960’larda not yazıldığını görmüş çok etkilenmiştim. Bunu üzerine bende birkaç kitabımı bağışlamış ve “ben N…. A…. Bu kitabı … tarihinde okul kütüphanesine hediye ediyorum diye not düşmüştüm. Aradan 13 sene geçti. Gitsem Edirne’ye bir daha bulsam bıraktığım kitabı ne hoş olurdu.

Aklımda hala öğrenciye nasıl okuma alışkanlığı kazandırabileceğime dair soru işaretleri var. Denesem mi acaba benim okuduğum kitaplardan birini alıp ona hediye etmeyi????

 

Yorum (15) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/4/2007 - tarih dersleri (bölüm -1)

Kategori: Denemelerim

                                     

Bana göre tarih Toplum içinde yer alan her  birey tarafından mutlaka öğrenilmelidir. Az yada çok. Çünkü kişiliğimizi karakterimizi oturtmada tarihimizi geçmişimizi biliyor olmak çok önemli. Toplumun ortak bir benliği olduğuna inanıyorsak eğer işte bu benliği sağlayacak en önemli etken tarihtir.

Burada insanın aklına şu soru geliyor ne kadar tarihimizi biliyor ve sahip çıkıyoruz? Aslında kendi tarihimizi bilebilmemiz için öncelikle tarih öğrenmeyi araştırmayı seviyor olmamız lazım. Tarihi evvela basit anlamda ilköğretim sıralarında hayat bilgisi, sonra sosyal dersleri içinde görüyoruz. ve ne kadar meraklı olduğumuzu bilmeden öğretmenin anlatımı doğrultusunda sevip sevmeyeceğimize karar veriyoruz. bu noktada tarih öğretimi konusunda öğretmenlere çok büyük bir vazife düşüyor.  Ama kendi yaş grubumda ve benden daha büyüklere baktığımda geçmişimizi öğrenmeye karşı mesafeli olduğumuzu görüyor üzülüyorum. Bu noktada en önemli problem okullarda öğretilen tarihin ne derece yeterli olduğu.

Kendi hayatımı düşündüğümde orta okuldan itibaren tarihten nefret ettiğimi hatırlıyorum. Sonrasında ise lise, lisede de durum pek değişmedi. Aslında kimi dönem iyi öğretmenlere denk gelmiş olsam bile derslerimize giren öğretmelerin tarzı hep belliydi derse gelirler şu şu sayfalar anlatılacak derler üstüne kim verilen sayfalara çalıştı denir ve 40 dakikalık süre içinde mutlaka en çalışkanlar anlatır, diğerlerine (eksi) atılır ve böylece çekilmez bir ders daha son bulurdu. Böylesi bir dersin sevilmesine imkan yok. Ki sevmedik zaten. Şu çağda hala bu tarz öğretmenler benim çalıştığım okulda bile var. Bir türlü aklım almıyor bu ne sorumsuzluktur diye.  O kadar çocuk ellerinde geçiyor da bile bile hayatlarını etkileyip kendilerine uzak yetişmeleri sağlanıyorlar.

Tabi sorun sadece öğretmenlerde değil böyle bir kısıtlamaya gidilirse muhakkak hata yapmış oluruz. Tarih müfredatı o kadar berbat bir halde ki . Liseyi bitirdikten sonra üniversiteye girmiş ardından Y. Lisansa başlamıştım. Bu süre içinde daha evvelki görmüş olduğumuz tarihten daha başka bir tarihle karşılarmış ve çok sevmiştim. Yorumlamayı öğrenmiş. Bir olayın başlı başına, tarih olamayacağını her birinin birbiri ile bağlantılı bir yapıda olduğunu fark etmiş ve tarihi çok sevmiştim.

Öğretmen olduktan sonra nedense bizim zamanımızdan çok farklı bir müfredat ile karşılaşacağımı düşünmüş ve on yıl önce okutulan aynı kitapla yüzyüze gelince ufak bir şok yaşamıştım. Aman Allah’ım 10 yılda hiç mi bir şey değişmez. Noktasına virgülüne kadar aynı. Şoku atlattıktan sonra öğrencilerimin benim yaşadıklarımı yaşamaması tarihi -gerçi sosyal öğretmeni olduğum için coğrafyayı da- sevmeleri için elimden geleni yaptım çok çok başarılı değilim elbette 550 çocuğun hepsi ulaşmak mümkün olmuyor ve bir yanı eksik kalıyor ama çaba göstermenin bile bir anlamı olduğunu düşünüyorum.

 

HAMİŞ:  Uzun bir yazı olduğu için ikiye bölmeyi uygun buldum. İkinci kısmı daha sonra yayınlayacağım.

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/3/2007 - okumak üzerine

Kategori: Denemelerim

   Antique Books: Grose

Bir hafta öncesine kadar çok yoğun bir şekilde kitap okudum. Fakat bunlar leblebi-çekirdek kıvamında olan bir solukta okunan kitaplardı. Çabucak bitiyor olmasına rağmen bittiğinde hiçbir iz bırakmadılar.

İlkokulda iken doğru düzgün kitap okumazdım. Kitap okumak sıkıcı gelirdi. Orta okula başladıktan sonra babamın bizim için almış olduğu ve daha önceden fark etmediğim kitapları elime geçirdim. Ne olduğunu anlayamadan kitapların büyüsüne kaptırıverdim kendimi. Orta okul dönemi en çok kitap okuduğum zamanlar oldu. Suç ve ceza’yı bile bu dönemde okumuş bir hayli ağır gelmesine rağmen yinede inat etmiş ve bitirmiştim. Kolay gençlik kitaplarından başlamış ve klasiklere kadar uzanmıştım. Tabi orta ikide iken okuyup sonradan pişman olduğum eserlerde oldu ki bunların başında İpek Ongun’un kitapları gelir.

Bizim kültürümüze ait olmayan bambaşka çevreleri anlatan ve bu çevreleri empoze etmeye çalışan İpek Ongun kitapları şimdi özellikle öğrencilerime tavsiye etmediklerim arasında. (Onlara Cengiz Aytmatov hikayeleri anlatıp bu tür kitaplar okumalarını tavsiye ediyorum.)

Liseye geldiğimde divan edebiyatını ve daha bir dolu yazarı tanımış ve yazar bilgimi daha bir arttırmıştım. Zaman geçipte üniversiteyi de kazandıktan sonra hızlı kitap okuma serüvenim son buldu, daha az okur hale geldim.

Evvelden çok okumak, çok kitap bitirmek lazım diye düşünürken artık bu düşüncelerden uzaklaştım. Bana göre önemli olan doğru kitapları okumak. Bir kitapçıya gittiğimizde çok sayıda eser görüyor ve müthiş bir bilgi akışına maruz kalıyoruz. Her yönden bir bilgi akışı var ve bilgiler çoğu zaman malayani yani boş, gereksiz oluyor. bir yerde duymuştum “ Türkiye’de çok kitap yazılıyor fakat az okuyor” denmişti. Çok kitap yazıldığı çok açık, okuma kısmına gelince yinelersem eğer çok değil doğru kitapları okumak önemli.

Birkaç gün evvel bir arkadaşımla konuşurken çevresindeki kimi arkadaşlarının roman okunmasına sıcak bakmadıklarını hatta fikri kitaplar dururken roman okunmasını basit bulduklarını söylemişti. Biraz yadırgadım açıkçası bu düşünceleri. İyi yazılmış romanlar bana göre oldukça değerlidir. Hatta tarihi sıkıcı olarak görenlere tavsiyem ilk olarak bu alanda yazılmış olan iyi romanları okumaları yönünde olmuştur. Çünkü özellikle akademik eserler konuyu bilmeyenlerce sıkıcı addedilecek bir yapıya sahiptir. Kaldı ki bir roman okuduğunda yazılmış olduğu dönem hakkında teferruatlı bilgiye sahip olunabiliyor. Buna örnek vermem gerekirse ilk aklıma gelen Fransız ihtilalidir. Fransız ihtilalini tarih kitaplarında okuduğumuz zaman didaktik bilgiye sahip oluruz, fakat benim için önemli olan yönü insani boyutudur. Bunu da ancak olan romanlardan, biyografik eserlerden öğrenebiliriz ki bu anlamda Victor Hugo’nun “sefiller” eseri teferruatlı malumat sunar bize. Aynı şekilde 19 yy Rusyası içinde aynı durum geçerlidir.

Kendi kültürümüz de durum elbette biraz farklı çünkü batıda olduğu gibi bizde roman yazımı çok seneler öncesine dayanmıyor 19.yy da ortaya çıkmıştır. Ama ilk denemeler olsa bile “araba sevdası”, “mai ve siyah” dönemi keşfetme bakımından örnek teşkil edebilir bizim için.

 

 

hamiş:

İmkan olursa bu konuya sonra devam edeceğim.

 

Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/3/2007 - Çanakkale Zaferi

Kategori: Denemelerim

 

Avrupalı bir araştırmacı yaptığı bir araştırmanın ardından Çanakkale cephesinde nusret mayın gemisinin mayınları bildik usulde değil de yani enine değil boyuna yerleştirmiş olmasının dünyaya etkilerini ele alan bir yazı kaleme almış. Buna göre,

1-     Çanakkale boğazı geçilseydi, Rusya’ya yardım gönderilecekti,

2-     Rusya’da Bolşevik ihtilali çıkmayacak sonrasında da komünist idare gelmeyecekti,

3-     Rusya komünist olmayınca Çin’de de Mao iktidara gelmeyecek ve kızıl çin olmayacaktı.

4-     Osmanlı devleti kısa bir süre içinde tamamen ortadan kalkacak Türkler beklide kurtuluş savaşını başlatmayacak bağımsız bir T.C olmayacaktı.

5-     Doğu Avrupa komünist idarede yönetilmeyecekti.

6-     Almanya II. Dünya savaşında ikiye ayrılmayacaktı.

7-     ……

8-     ……

şeklinde uzayıp giden bir liste hazırlamış. Osmanlı devletinin I. Dünya savaşında kazanmış olduğu tek cephe olan Çanakkale cephesi dünya tarihinin kökünden değişmesini sağlamıştır. Tahayyül edemiyorum, diğer cephelerde de kazanılmış olsaydı ortaya ne gibi sonuçlar çıkardı?

Genel kurmay başkanlığının resmi sitesinde  18 mart Çanakkale zaferiyle ilgili olarak bir dizi, o döneme ait fotoğraflar yayınlandı. Her biri aslında ayrı bir hikayeye konu teşkil edebilecek özelliklere sahipler. Bu fotoğraflardan  iki tanesi beni oldukça etkiledi. Onları buraya alayım istedim. Sitede resimlerin altında kısa açıklamalara da yer verilmiş, bu açıklamaları buraya aynen alıyorum.

 

 

                                   

Gönüllü Bombacı

     "Henüz 13 yaşında bir küçük delikanlı... Fotoğrafın üzerinde bir not... "Gönüllü Bombacı" Başka bir bilgi düşülmemiş... Duruşuyla, kararlığıyla, gözlerinden okunan özgüveniyle "Gönüllü Bombacı"... Ne yapmıştı da ona bu sıfatı layık görmüşlerdi?"

 

                                   

Kahraman Mehmet Çavuş

     "Sağ kolumu kaybettim. Zararı yok. Sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni üzen ve yeniden birliğime katılarak, düşmanla çarpışmama engel olan şey, yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastahaneden çıkıp, harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz. Affediniz komutanım."

     - Mehmet Çavuş'un hastaneden yazdığı mektuptan-

 

 

HAMİŞ:

diğer fotoğraflara bakmak için;

 http://www.tsk.mil.tr/guncel/diger_faaliyetler/2007/canakkale_haftasi_mart2007/ana.htm

 

 


 

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/12/2006 - Rumuz: Goncagül

Kategori: Denemelerim

                     img147/8088/dscn1707ny5.jpg

Uzun bir aradan sonra ilk defa bir cumartesi günü evdeyim. Evde kalayım dinleneyim hastalığımda çabucak geçsin istiyordum. Lakin sıkıldım ben. Alışmamışım evde durmaya. Çevremdeki insanları arkadaşlarımı dostlarımı hep ben götürürüm gezmeye ama yeni yerler gelmiyor aklıma. İstanbul’a dair bir liste çıkarmam lazım. Gitmediğim  yerlerin listesini çıkartıp o listeye göre hareket etmeliyim.

Bir süredir okuyamaz vaziyetteyim okunacaklar listesi kabardıkça kabardı. Ne bileyim alıyorum kitabı elime bir iki sayfa sonra sıkılıp bırakıyorum. Babam da bugün Cağaloğlu’na  uğramış gelirken yeni kitaplar, almış biri Alexandre Dumas’nın Monte Cristo Kontu. Merak ettiğim bir kitap aslında. Çok ta kalın cesaret edemiyorum başlamaya ya yine bırakıverirsem diye. Halbuki her gün işe otobüsle gidip geliyorum. Boş boş oturacağıma kolaylıkla kitap okuyabilirim. Ama önce Emine’nin verdiği kitabı bitirsem iyi olacak. Sevmiyorum birini bitirmeden diğerine başlamayı.

                                       

 

Bir süre önce çok sevdiğim bir arkadaşımın daveti ile tiyatroya gittik. oyunun adı rumuz:goncagül’dü. Oyuncular oldukça tanıdık isimlerdi. Arada tv’de yayınlandığında aynı adlı sinema filmini severek izlerim. Oldukça sevimli bir filmdir. Tiyatro oyununun da öyle olmasını beklerdim. Ama hayal kırıklığı oldu. Sahnenin dekorasyonu, oyuncuların performansı iyi değildi.  En doğrusu film olarak izlemek. Gerçi oyunu ben beğenmedim diye başkaları da beğenmeyecek değil.  Fırsatınız olursa yinede izleyin.

Film hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenler Fly’ın yazısını okuyabilirler.

http://butterflyvalley.blogcu.com/792365/

 

Bu arada sonunda kendimi yeniden iyi bir öğretmen gibi hissetmeye başladım. malum ben ilköğretimde sosyal bilgiler öğretmeniyim. yani hem coğrafya hemde tarih konularını birlikle dönüşümlü olarak anlatıyorum. İlk konularımız coğrafya konularıydı. coğrafyayıda severim aslında ama benim asıl branşım tarih. şimdilerde coğrafya konularını bitirdik ve tarih konularına geçtik. Ve işte kendimi tam bir öğretmen gibi hissediyorum. Seviyorum tarih anlatmayı. sevdiriyorumda aynı zamanda (bu konuda mütevazilik yapamayacağım :)) istiyorum ki hep tarih anlatayım.

 

Fotoğraflar, Cihangir gezisinden kalan resimler.

img147/537/resim100uw9.jpg

 

                       img147/2439/dscn1722mo5.jpg

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->
---

beyazkedim hakkında

istanbul 'a dair...

Kategoriler

--- ---